Köşe Yazarı
Yasemin DİNÇ

Yasemin DİNÇ

Tüm Yazıları
Yazar Yazısı•Yasemin DİNÇ

EN KORKUNÇ CEHALET, İLİMSİZLİKTİR!

Yasemin Dinç Yazdı...

Yayınlanma: 12 Ekim 2026 17:3821 gösterim
Yazıyı Dinle0:00 / 7:36

İnsan bilmediğini öğrenir de bilmediğini bilmeyene kim, nasıl anlatır?

Biz ne zaman bu kadar çok konuşup bu kadar az dinler olduk? Ne zaman okumadan hüküm vermeyi, araştırmadan inanmayı, anlamadan suçlamayı marifet saymaya başladık?

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, belki de yeniden ilme, irfana ve düşünmeye dönmektir. Çünkü insanın bilmediği bir şey olabilir; bunda utanılacak hiçbir taraf yoktur. Asıl mesele, bilmediğini kabul etmemek, öğrenmeye yanaşmamak ve buna rağmen hakikatin sahibiymiş gibi konuşmaktır.

Bilmemek bir eksikliktir; öğrenmeyi reddetmek ise o eksikliği büyütmektir.

Bizim medeniyetimizde ilim, yalnızca bilgi biriktirmekten ibaret görülmemiştir. İlim, insanın kendini tanımasına; irfan, öğrendiğini gönlünde olgunlaştırmasına; hikmet ise doğruyu yerinde ve ölçülü biçimde uygulamasına işaret eder.

Ne var ki bugün bazen bilgiyle övünüyor, fakat bilgeliği ihmal ediyoruz. Çok konuşmayı bilmekle, başkasını susturmayı haklı olmakla, kendi fikrini savunmayı da hakikati savunmakla karıştırıyoruz.

Oysa insanın her bildiği doğru olmadığı gibi, her emin olduğu düşünce de mutlaka hakikat değildir.

Yunus Emre’nin asırlar öncesinden gelen çağrısı

Bizim Yunus Emre’miz, asırlar öncesinden insanın gönlüne ve aklına sesleniyor:

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Yâ nice okumaktır?”

Bu dizeler, bugün de üzerinde durmamız gereken bir hakikati anlatıyor. Yunus Emre’nin şiiri, ilmi yalnızca okumak ve öğrenmek olarak değil, insanın kendisini tanımasıyla da ilişkilendiriyor. Bu şiirin farklı kaynaklarda küçük metin farklılıklarıyla aktarılabildiğini de belirtelim. (Yunus Emre Divanı; Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları.)

İnsan nice kitap okuyabilir, nice bilgi öğrenebilir. Fakat kendi öfkesini tanımıyorsa, ön yargılarını sorgulamıyorsa, yanlış yaptığında bunu kabul edemiyorsa kendisiyle yüzleşmeye hâlâ ihtiyacı vardır.

Kendini bilmek, yalnızca kim olduğunu bilmek değildir. Nerede eksik olduğunu, hangi konuda yanılabileceğini ve ne zaman başkasını dinlemesi gerektiğini de bilmektir.

İşte ilim, insanı bu muhasebeye götürdüğünde anlam kazanır.

Çünkü gerçek bilgi, insanı başkalarının kusurlarını saymaya değil, önce kendi kusurlarını görmeye de yöneltmelidir.

İlimle kibir değil, tevazu büyümeli

Tasavvuf geleneğimizin temel meselelerinden biri, insanın nefsini tanıması ve kibirden uzaklaşmasıdır. Mevlânâ’nın eserlerinde de insanın kendi iç dünyasına dönmesi, kendisini sorgulaması ve olgunlaşması önemli bir yer tutar.

Peki, insan neden yanıldığını kabul etmekte zorlanır?

Bazen gururundan, bazen başkalarının gözündeki itibarını kaybetmekten korktuğundan, bazen de yıllardır savunduğu düşüncenin yanlış çıkmasını kabullenemediğinden…

Böylece insan hakikati aramak yerine kendi fikrini korumaya çalışır. Delillerle karşılaştığında düşüncesini gözden geçirmek yerine savunmaya geçer. Dinlemek yerine cevap yetiştirir, anlamak yerine yargılar.

Oysa hakikat, bizim hoşumuza gidip gitmediğine göre değişmez.

Bir düşüncenin doğru olması için onu söyleyen kişinin bizim tarafımızdan olması gerekmez. Yanlış olması için de sevmediğimiz birinin ağzından çıkması yeterli değildir.

Hakikati arayan insan, önce iddiaya ve delile bakar; sonra hüküm verir.

Tevazu da burada başlar. Tevazu, insanın kendisini değersiz görmesi değildir. Kendi bilgisinin sınırlarını bilmesi, gerektiğinde öğrenmeye ve değişmeye açık olmasıdır.

Gerçekten bilgili insanın her sorunun cevabını bilmesi beklenemez. Fakat bilmediği bir konuda araştırma yapması, uzmanına danışması ve kesin hüküm vermekten kaçınması beklenebilir.

Kur’an’ın uyarısı: Bilmeden hüküm verme

İlim ve araştırma meselesi, inancımız açısından da son derece önemlidir.

Kur’an-ı Kerim’in İsrâ suresi 36. ayetinde, hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin peşine düşülmemesi gerektiği bildirilir. Aynı ayette kulak, göz ve gönlün sorumluluğuna dikkat çekilir.

Hucurât suresinin 6. ayeti ise bir haber karşısında araştırmayı ve doğrulamayı öğütler.

Bu ayetler, günlük hayatımız açısından da önemli bir ölçü sunar: Her duyduğumuza inanmamak, her iddiayı doğru kabul etmemek ve bir insan hakkında hüküm vermeden önce meselenin aslını araştırmak.

Bir söylentiyi doğrulamadan yayarsak bir insanın itibarına zarar verebiliriz. Bir suçlamayı delil aramadan benimsersek adaletsizliğe ortak olabiliriz. Bir iddiayı yalnızca kendi düşüncemizi desteklediği için doğru kabul edersek hakikati değil, kendi ön yargımızı savunmuş oluruz.

Demek ki bilgi sahibi olmak kadar, bilgiye ulaşırken dikkatli davranmak da sorumluluktur.

İnanç, insanı doğruluk ve adalet konusunda daha dikkatli olmaya yöneltmelidir. İlim de insanın neyi bildiğini, neyi bilmediğini ve hangi konuda araştırma yapması gerektiğini anlamasına yardımcı olmalıdır.

Delil olmadan söz, araştırma olmadan hüküm

Bugün bir haberin binlerce kişi tarafından paylaşılması, o haberin doğru olduğunu göstermez. Bir iddianın yüksek sesle savunulması, ona kanıt kazandırmaz. Bir düşüncenin yıllardır tekrarlanması da tek başına onun doğruluğunu ispatlamaz.

Peki, ne yapmalıyız?

Bir iddia ortaya atıldığında kaynağını araştırmalıyız. Bilimsel bir meselede güvenilir araştırmalara, tarihî bir konuda belgelere, hukuki bir konuda somut delillere bakmalıyız. Kendi düşüncemizi destekleyen bilgilerin yanında, ona ters düşen kanıtları da değerlendirmeliyiz.

Çünkü bir fikri savunmakla hakikati aramak aynı şey değildir.

Bilim dünyasının gelişimi de bize bunu gösterir. Bilimsel bilgi, gözlem, deney, kanıt ve eleştirel değerlendirme yoluyla sınanır. Yeni ve güçlü kanıtlar ortaya çıktığında önceki açıklamalar gözden geçirilebilir. Bilimin gücü, her zaman yanılmaz olmasında değil, hatalarını araştırma ve düzeltme imkânı sunmasındadır.

Öyleyse düşüncelerimizi sorgulamak, inançlarımızı ve değerlerimizi küçümsemek anlamına gelmez. Tam tersine, doğruyu daha sağlam temeller üzerinde aramak anlamına gelir.

Aklı kullanmak, her şeye karşı çıkmak değildir; hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemektir.

İlimsizliğin bedelini toplum da öder

Cehalet yalnızca kişinin kendi hayatını etkilemez. Yanlış bilgi ve temelsiz yargılar toplumun tamamına zarar verebilir.

Sağlık konusunda güvenilir bilgi yerine söylentilere inanmak insanları yanlış kararlara sürükleyebilir. Tarihî olayları araştırmadan yorumlamak geçmişi yanlış anlamamıza yol açabilir. Hukuk konusunda delilsiz suçlamalarda bulunmak insanların haklarını ve itibarlarını zedeleyebilir.

Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bir çağda yaşıyoruz. Fakat bilgiye ulaşmakla onu doğru değerlendirmek aynı şey değildir.

Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca ezberlemeyi değil, düşünmeyi de öğretmeliyiz. Onlara sadece cevap vermeyi değil, doğru soruları sormayı da kazandırmalıyız.

Bir iddiayla karşılaştıklarında “Bunu kim söylüyor?” sorusunun yanında “Hangi delile dayanıyor?” sorusunu da sormalarını sağlamalıyız.

Çünkü bir toplumun gelişmesi, yalnızca okullarının ve üniversitelerinin sayısıyla değil; insanların araştırma, düşünme, sorgulama ve adaletli karar verme becerileriyle de ilgilidir.

Cehaletle mücadele, insanı küçümsemekle olmaz

Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek isterim: İlimsizliği eleştirmek, az eğitim görmüş insanı küçümsemek değildir.

Her insanın eğitim imkânı, hayat şartları ve tecrübesi aynı değildir. Kimi insan kitaplardan, kimi mesleğinden, kimi de hayatın içindeki tecrübelerinden öğrenir.

Mesele, insanın hangi imkânlara sahip olduğu kadar öğrenmeye ne kadar açık olduğudur.

Öğrenmek isteyen, soru soran ve yanıldığında fikrini düzeltebilen insan gelişmeye devam eder. Kendini her konuda yeterli gören ve yeni bilgiye kapısını kapatan insan ise kendi düşüncelerinin sınırları içinde kalabilir.

Bu yüzden bilmeyeni aşağılamayalım; öğrenmek isteyeni destekleyelim. Soru soranı susturmayalım; araştıranı teşvik edelim. Fakat yanlış bilgiyi de sırf birileri inanıyor diye doğru kabul etmeyelim.

Merhamet, yanlışı doğru saymak değildir. Eleştiri de insanı aşağılamak zorunda değildir.

İnsana saygı göstermek başka, her söylediğini doğru kabul etmek başkadır.

Son söz: Önce kendimizi sorgulayalım

Sevgili okurlarım;

Yunus Emre’nin kendini bilmeye çağıran dizeleri, tasavvuf geleneğimizin nefsini sorgulama anlayışı ve Kur’an’ın bilgi sahibi olmadan hüküm vermemeye ilişkin uyarıları, bizi önemli bir muhasebeye davet ediyor.

Önce kendimize bakalım. Sonra sözümüzü tartalım. Ardından hüküm verelim.

Bilmediğimiz bir şey olduğunda öğrenmekten utanmayalım. Yanıldığımızda özür dilemekten kaçınmayalım. Bize ters düşen bir fikirle karşılaştığımızda hemen öfkelenmek yerine onu anlamaya çalışalım.

İlimsizliğin karşısına ilimle, kibrin karşısına tevazuyla, söylentinin karşısına delille, önyargının karşısına adaletle çıkalım.

Çünkü insanın büyüklüğü, her şeyi bildiğini iddia etmesinde değil; bilmediğini fark edip öğrenmeye yönelmesindedir.

İlim insanı olgunlaştırmalı, irfan gönlünü genişletmeli, hikmet de davranışlarına yansımalıdır. Aksi hâlde bilgi yalnızca zihinde biriken kelimeler olarak kalabilir.

En korkunç cehalet, insanın bilmemesi değil; bilmediği hâlde hakikati bildiğini sanması ve öğrenmeye kapısını kapatmasıdır.

Belki de kendimize her gün sormamız gereken soru şudur:

Bugün kaç kişiyi yanlış buldum değil, bugün kendi hangi yanlışımı düzelttim?

İşte insanı olgunlaştıran soru budur.

İşte ilmin irfana dönüştüğü yer burasıdır.

Ve belki de cehaletin karanlığından çıkış, tam da bu soruyu kendimize dürüstçe sorabildiğimiz gün başlayacaktır.

Selam ve dûa ile…

Bu yazıya tepkiniz:

En fazla 3 ifade bırakabilirsiniz

Toplam tepki: 0

Paylaş:

Yazarın Diğer Yazıları

Tümü