Köşe Yazarı
Mehmet ERTEKİN

Mehmet ERTEKİN

Yazar Yazısı•Mehmet ERTEKİN

BİZ DÜNYAYI KAZANIRKEN KENDİMİZİ KAYBETTİK

Mehmet Ertekin Yazdı... Gazeteci Ve İnsani Yardım Aktivisti

Yayınlanma: 03 Ekim 2026 16:3724 gösterim
Yazıyı Dinle0:00 / 6:12

Üretmeden tüketmek, emek vermeden kazanmak, paylaşmadan çoğalmak istiyoruz.
Sonra da adına “başarı” diyoruz.

Sevgili kardeşlerim,

Belki bugün konuşmamız gereken mesele yalnızca ekonomi değildir.

Mesele borsanın yükselmesi veya düşmesi de değildir.

Mesele, bizim neye dönüştüğümüzdür.

Üretmeden tüketmek istiyoruz.
Emek vermeden zenginleşmek istiyoruz.
Parayla daha fazla para kazanmayı, alın terinin önüne koyuyoruz.
Bir gecede zengin olmanın hayalini kurarken yıllarca emek vermeyi küçümsüyoruz.

Sonra bu hayatı bize güzel ambalajlarla sunuyorlar:

Daha güzel araba…

Daha büyük ev…

Daha pahalı telefon…

Daha gösterişli sofralar…

Daha fazla para…

Daha fazla tüketim…

Fakat daha fazla insanlık nerede?

Daha fazla merhamet nerede?

Daha fazla adalet nerede?

Daha fazla kanaat nerede?

Kur’an bize çok sarsıcı bir hakikati hatırlatıyor:

“Dünya hayatı ancak aldatıcı bir metadır.”
(Âl-i İmrân, 3:185)

İşte belki çağımızın en büyük imtihanı budur:

Süslü olanı hakikat zannetmek.

Bu dünya bizden önce de vardı

Sevgili kardeşim,

Sen gelmeden önce de güneş doğuyordu.

Sen gittikten sonra da doğacak.

Bizden önce insanlar bu sokaklardan geçti.

Evler yaptılar.

Servet biriktirdiler.

Makam sahibi oldular.

Kendilerini vazgeçilmez sandılar.

Sonra gittiler.

Biz de gideceğiz.

Kur’an soruyor:

“Dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlatta çoğalma yarışıdır…”
(Hadîd, 57:20)

Ne kadar çarpıcı…

Süs. Övünme. Çoğalma yarışı.

Bin dört yüz yıl önce tarif edilen bu hâlin bugün elimizdeki telefon ekranına kadar girdiğini görmüyor muyuz?

Kim daha zengin?

Kimin arabası daha pahalı?

Kimin evi daha büyük?

Kimin hesabında daha fazla para var?

Peki neden kimse şunu sormuyor:

Kimin vicdanı daha temiz?

Kimin sofrasında bir yoksulun hakkı var?

Kim bir mazlumun elinden tuttu?

Kim komşusunun derdiyle dertlendi?

Kim haksızlığın karşısında, kendisine zarar geleceğini bilmesine rağmen “Bu yanlıştır” diyebildi?

Para kazanıyoruz; fakat hayatı kaybediyoruz

Para düşmanımız değildir.

Ticaret düşmanımız değildir.

Kazanç düşmanımız değildir.

İslam çalışmayı, üretmeyi ve helal kazancı küçümsemez.

Asıl tehlike, paranın araç olmaktan çıkıp hayatımızın ölçüsüne dönüşmesidir.

Bir toplum sürekli tüketiyor fakat yeterince üretmiyorsa;

emeğin yerine kolay kazancı,

ustalığın yerine spekülasyonu,

üretimin yerine gösterişi,

kanaatin yerine sınırsız tüketimi koyuyorsa,

orada mesele yalnızca ekonomik değildir.

Ahlaki bir mesele de başlamıştır.

Çünkü alın terinden kopmuş, sorumluluktan uzaklaşmış ve yalnızca “daha fazlasını nasıl elde ederim?” sorusuna sıkışmış bir hayat insana gerçek huzur vaat edemez.

Süslü olabilir.

Parlak olabilir.

İnsanı bir süre heyecanlandırabilir.

Ama her parlak şey hakikat değildir.

Bazı kazançlar insanın cebini doldururken ruhunu fakirleştirebilir.

Sürekli suçlu arıyoruz

Bir başka hastalığımız daha var:

Her yanlışın failini dışarıda arıyoruz.

Devleti suçluyoruz.

Siyaseti suçluyoruz.

Ekonomiyi suçluyoruz.

Toplumu suçluyoruz.

Komşuyu suçluyoruz.

Başka Müslümanları suçluyoruz.

Ama aynanın karşısına geçip şu soruyu sormaktan kaçıyoruz:

“Ben bu tablonun neresindeyim?”

Kur’an bize başka bir ölçü veriyor:

“Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 13:11)

İşte başlangıç noktası burasıdır.

Başkalarının kusurunu saymadan önce kendimize dönmek.

Ben adil miyim?

Ben helal-haram hassasiyeti taşıyor muyum?

Ben işimi hakkıyla yapıyor muyum?

Ben üretiyor muyum?

Ben israf ediyor muyum?

Ben ihtiyaç sahibini görüyor muyum?

Ben çocuğuma yalnızca para kazanmayı mı öğretiyorum, yoksa iyi bir insan olmayı da öğretiyor muyum?

Çünkü sürekli başkalarını suçlamak insanı rahatlatabilir.

Ama insanı değiştirmez.

Siz bu davanın neresindesiniz?

Bugün Müslümanların belki de yeniden sorması gereken soru budur:

Ben bu davanın neresindeyim?

Sadece konuşanlardan mıyım?

Sadece eleştirenlerden mi?

Sadece sosyal medyada öfkelenenlerden mi?

Yoksa bulunduğum yerde bir taşı diğerinin üzerine koyanlardan mıyım?

Bir çocuk okuyabiliyorsa bunda benim payım var mı?

Bir aç doyabiliyorsa soframın payı var mı?

Bir insan düştüğünde elimi uzatıyor muyum?

Bir haksızlık gördüğümde, yapan kişi “bizden” olsa bile karşısında durabiliyor muyum?

Çünkü ümmet olmak yalnızca aynı kelimeleri söylemek değildir.

Ümmet olmak birbirinin yükünü taşımaktır.

Kur’an:

“Müminler ancak kardeştirler.”
(Hucurât, 49:10)

buyuruyor.

Öyleyse kardeşlik yalnızca dilimizde kalamaz.

Kardeşlik sofrada görünmelidir.

İşyerinde görünmelidir.

Ticarette görünmelidir.

Komşulukta görünmelidir.

Felakette görünmelidir.

Ve en önemlisi, adalette görünmelidir.

Sürülerin peşinden değil, hakikatin peşinden yürüyün

Sevgili kardeşlerim,

Kalabalıkların peşinden gitmek kolaydır.

Bir sloganın arkasına saklanmak kolaydır.

Bir kişiyi, grubu veya düşünceyi sorgulamadan takip etmek kolaydır.

Zor olan düşünmektir.

Zor olan Kur’an’ın karşısına geçip kendimizi sorgulamaktır.

Zor olan herkes yanlış yaparken doğru kalabilmektir.

İslam bize aklımızı terk etmeyi değil; aklımızı, vicdanımızı ve sorumluluğumuzu kullanmayı öğretir.

Kimsenin peşinden körü körüne yürümeyin.

Benim de.

Bir hocanın da.

Bir cemaatin de.

Bir liderin de.

Bir kalabalığın da.

Ölçünüz isimler değil, hakikat olsun.

Bir daha evler yıkılmadan…

Biz dayanışmayı neden felaket geldikten sonra hatırlıyoruz?

Bir deprem olduğunda birbirimize koşuyoruz.

Bir ev yıkıldığında yardım topluyoruz.

Bir çocuk aç kaldığında kampanya yapıyoruz.

Bunların hepsi değerlidir.

Ama asıl soru şudur:

Neden merhameti felaketten önce örgütleyemiyoruz?

Bir ev yıkıldıktan sonra battaniye götürmek insanlıktır.

Fakat o ev yıkılmadan önce adaleti, liyakati, dürüstlüğü ve sorumluluğu savunmak da insanlıktır.

İnsanları enkazdan çıkarmak büyük bir iyiliktir.

Ama insanların enkaz altında kalmayacağı bir ahlak ve sorumluluk düzeni için çalışmak daha büyük bir vazifedir.

Gelin yeniden başlayalım

Daha fazla tüketerek değil, üreterek.

Daha fazla göstererek değil, paylaşarak.

Birbirimizi suçlayarak değil, kendimizi sorgulayarak.

Birbirimizi parçalayarak değil, birbirimizin elinden tutarak.

İnsanları isimlerine, gruplarına ve aidiyetlerine göre değil; adalet ve insanlık ölçüsüyle değerlendirerek.

Kur’an’ı yalnızca duvarımızda asılı duran veya cenazelerde okunan bir kitap olmaktan çıkarıp hayatımıza ölçü yaparak…

Çünkü bizim ihtiyacımız yeni sloganlar değildir.

Yeni bir ahlaktır.

Yeni kahramanlar değildir.

Sorumluluk alan insanlardır.

Daha fazla gösteriş değildir.

Daha fazla merhamettir.

Daha fazla tüketim değildir.

Daha fazla üretimdir.

Ve daha fazla “ben” değildir.

Daha fazla “biz”dir.

Sevgili kardeşim,

Bu dünya geçecek.

Sen de geçeceksin.

Ben de geçeceğim.

Servetler el değiştirecek.

Evlerin yeni sahipleri olacak.

Arabalar eskiyecek.

Telefonlar çöpe atılacak.

Bugün uğruna birbirimizi kırdığımız nice şeyin yarın hiçbir değeri kalmayacak.

Ama yaptığımız iyilik kalacak.

Yetiştirdiğimiz insan kalacak.

Bir mazlumun duası kalacak.

Bir yetimin yüzündeki tebessüm kalacak.

Ve arkamızdan insanların söyleyeceği şu cümle kalacak:

“Bu insan dünyadan geçti; ama geçerken dünyayı biraz daha güzel bıraktı.”

O hâlde kendimize bugün soralım:

Biz bu dünyada gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa dünyanın süsleri tarafından oyalanıyor muyuz?

Ve daha önemlisi:

Bu davanın neresindeyiz?

Çünkü mesele dünyadan ne kadar aldığımız değildir.

Mesele, dünyadan geçerken ne bıraktığımızdır.

Bu yazıya tepkiniz:

En fazla 3 ifade bırakabilirsiniz

Toplam tepki: 0

Paylaş:

Yazarın Diğer Yazıları

Tümü