Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bazı kelimeler vardır, insan söyledikçe değil, yaşadıkça anlamını öğrenir. Aşk da onlardan biridir. Çünkü aşkı anlatmak kolaydır; şiirlere sığdırırsınız, şarkılara söylersiniz, bir cümleye dünyanın bütün özlemini yerleştirirsiniz. Fakat aşkın insanın nefsine dokunan tarafını anlatmak o kadar kolay değildir. Çünkü insan gerçekten sevdiğinde, yalnız sevdiği insanla değil, kendi nefsiyle de karşılaşır. İşte asıl hikâye burada başlar. Ben bazen aşkı, insanın gönlüne tutulan bir ayna olarak düşünüyorum. O aynaya baktığımızda yalnızca sevgimizi görmeyiz. Kıskançlığımızı da görürüz. Sahiplenme duygumuzu da… Beklentilerimizi de… Gururumuzu da… “Ben haklıyım” diyen sesimizi de… Ve belki de en çok, içimizdeki o küçük ama ısrarcı “ben”i görürüz. Tasavvufun nefis terbiyesi dediği mesele tam da burada başlar. Nefis yalnızca insanın kötü arzularından ibaret değildir; insanın kendisini merkeze koyması, kendi arzusunu hakikatin önüne geçirmesi de nefsin terbiyesini gerektiren taraflarından biridir. Kur’an-ı Kerîm, Şems sûresinde nefsin arındırılmasını kurtuluşla ilişkilendirir: “Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.” (Diyanet Kuranı) Demek ki mesele nefsi yok etmek değil; onu arındırmak, terbiye etmek ve doğru istikamete yöneltmektir. Tasavvuf geleneğinde de riyâzet, yani nefsi eğitmek ve onun arzularını ölçülü hâle getirmek, önemli bir kavramdır. Sûfîler nefisle mücadeleyi insanın kendi iç dünyasında verdiği bir terbiye olarak ele almışlardır. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Peki aşk bunun neresindedir? Bence tam ortasında… Çünkü insanın nefsi en çok sevdiği yerde kendini belli eder. Birini severiz. Sonra onun bizi ne kadar sevdiğini ölçmeye başlarız. Bizi aradı mı? Neden aramadı? Neden böyle söyledi? Neden başkasına güldü? Neden benim istediğim gibi davranmadı? Bir bakmışız, sevgi diye başladığımız yolculuk, beklentilerin hesabına dönüşmüş. İşte burada aşk ile nefis birbirinden ayrılmaya başlıyor. Nefis: “Beni sev.” diyor. Aşk ise: “Ben seveyim.” diyor. Nefis: “Bana ne verdi?” diye soruyor. Aşk: “Ben ne verebildim?” diye soruyor. Nefis sahip olmak istiyor. Aşk emanet bilmeyi öğreniyor. Belki de aşkın en büyük imtihanı budur. Sevdiğini kendine ait sanmamak… Onu Allah’ın bir emaneti olarak görebilmek… Çünkü biz çoğu zaman insanları değil, onların bize hissettirdiklerini sahipleniyoruz. Birinin bizi sevmesini istiyoruz. Bizi seçmesini istiyoruz. Bizi hiç bırakmamasını istiyoruz. Sonra da bunun adına aşk diyoruz. Oysa tasavvufun aşk anlayışında insan, sevgiyi kendi nefsinin arzularına hapsetmekten yavaş yavaş kurtulmaya çağrılır. Tasavvuf geleneğinde ilâhî aşk düşüncesinin özellikle Râbia el-Adeviyye ile güçlü biçimde öne çıktığı ve sevginin korku ve menfaatten arınarak Allah’a yöneliş şeklinde ele alındığı görülür. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Râbia el-Adeviyye’nin hayatında anlatılan bir münâcat vardır. Onun sevgiyi iki şekilde düşündüğü aktarılır: Biri kendi aşk ve iştiyakından kaynaklanan sevgi, diğeri ise Allah’ın sevilmeye lâyık olması sebebiyle duyulan sevgi. Burada çok ince bir hakikat var. Sevginin merkezinde insanın kendi arzusu değil, sevilenin hakikati vardır. Râbia’nın tasavvuf tarihindeki yeri de tam burada anlam kazanır. Onun anlayışında Allah’a yöneliş, yalnızca korkuyla veya menfaat beklentisiyle değil, muhabbetle gerçekleşmelidir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Bunu hayatımıza taşıdığımızda çok şey değişiyor. Mesela bir insan bizi kırdığında… Nefis hemen cevap vermek ister. “Sen de görürsün.” “Ben de sana aynısını yaparım.” “Beni nasıl kırdıysan ben de seni öyle kırarım.” Fakat gönül başka bir şey söyler: “Ben onun yaptığına dönüşmeyeyim.” İşte nefisle mücadele bazen budur. Bağırmamak. İntikam almamak. Her şeyi herkese anlatmamak. Haklı olduğunu ispat etmek için bir başkasını küçük düşürmemek. Bazen susmak… Ama korkudan değil. Edeple. Tasavvufun güzel taraflarından biri de bize insanın dışarıdaki düşmanından önce kendi içindeki dağınıklığı görmeyi öğretmesidir. Tasavvuf kaynaklarında kalbin temizlenmesi, nefsin tezkiyesi ve güzel ahlâk, mânevî hayatın temel meseleleri arasında değerlendirilir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Çünkü insanın asıl terbiyesi, kimsenin görmediği yerde başlar. Herkesin yanında iyi olmak kolaydır. Asıl mesele, yalnız kaldığında kalbini koruyabilmektir. Kimse duymayacakken gıybet etmemek… Kimse görmeyecekken emanete sahip çıkmak… Kimse bilmeyecekken bir iyilik yapmak… Ve kimse bilmeyecek olsa bile bir kötülükten vazgeçmek… İşte aşk biraz da burada olgunlaşıyor. Çünkü aşk yalnızca kalbin heyecanı değildir. Aşk, ahlâka dönüşmüyorsa eksik kalır. Sabra dönüşmüyorsa eksik kalır. Merhamete dönüşmüyorsa eksik kalır. Fedakârlığa dönüşmüyorsa eksik kalır. Ve insanı kendinden daha büyük bir hakikate götürmüyorsa, belki de henüz aşkın kapısında bekliyordur. Bazen de hayat bize aşkı ayrılıkla öğretir. Bir insan gider. Biz onun ardından uzun süre bakarız. “Niçin?” diye sorarız. “Niçin olmadı?” “Niçin beni bırakıp gitti?” “Niçin dualarım kabul olmadı?” Sonra yıllar geçer. Ve insan geriye dönüp baktığında bazı cevapları kendisi bulur. Meğer o gidiş, kendime dönüşümün başlangıcıymış. Meğer bazı kapıların kapanması, başka kapıların açılması içinmiş. Meğer her kayıp, kayıp değilmiş. Bazı insanlar hayatımızdan çıkar ve biz ilk defa kendi içimizde ne kadar büyük bir boşluk taşıdığımızı fark ederiz. O boşluğu başka bir insanla doldurmaya çalışmak yerine Rabbimize dönmeyi öğrendiğimizde ise acının içinden başka bir anlam doğar. Tasavvuf geleneğinde bu hâller; hicran, vuslat, firkat, ünsiyet gibi kavramlarla anlatılır. Sûfîler ayrılığı ve kavuşmayı yalnızca maddî bir ilişki üzerinden değil, kulun Hak ile ilişkisi açısından da düşünmüşlerdir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Belki de insanın en büyük yanılgısı, her kavuşmayı mutluluk, her ayrılığı da felaket sanmasıdır. Oysa bazen ayrılık bir terbiyedir. Bazen beklemek bir terbiyedir. Bazen susmak… Bazen affetmek… Bazen vazgeçmek… Bazen de “Benim istediğim değil, Rabbimin muradı olsun” diyebilmek… İşte teslimiyet biraz da budur. Çünkü nefis kontrol etmek ister. Gönül ise teslim olmayı öğrenir. Nefis “Ben bilirim” der. Gönül “Rabbim daha iyi bilir” demeyi öğrenir. Nefis sürekli kendisini öne çıkarır. Gönül, kendi varlığının da bir emanet olduğunu fark eder. Belki insanın olgunlaşması, “Ben” kelimesinin hayatındaki ağırlığını azaltmasıyla başlıyor. Daha az “ben”. Daha çok şükür. Daha az hesap. Daha çok merhamet. Daha az sahiplenme. Daha çok emanet bilinci. Daha az öfke. Daha çok sabır. Ve nihayetinde… Daha az nefsin sesi. Daha çok gönlün sesi. Bütün bunları söylerken aşkı yalnızca iki insan arasındaki sevgi olarak düşünmüyorum. İnsanın insana sevgisi elbette kıymetlidir. Anne sevgisi… Baba sevgisi… Evlat sevgisi… Dostluk… Yarenlik… Eşlerin birbirine muhabbeti… Bunların hepsi insanı güzelleştirebilir. Ama tasavvuf bize sevginin nihai kaynağını da hatırlatır. Çünkü bütün güzellikler, insanı daha büyük bir güzelliğe işaret edebilir. Bir insanın yüzünde merhameti görürüz. Bir dostun vefasında sadakati görürüz. Bir annenin duasında şefkati hissederiz. Bir yetimin gözünde bize düşen sorumluluğu fark ederiz. Ve gönül, bütün bunların ardındaki ilâhî rahmeti düşünmeye başladığında sevginin anlamı değişir. Artık sevmek yalnızca “benim olsun” demek değildir. Sevmek, güzelliğin emanetçisi olmaktır. İşte aşk ile nefis arasındaki mücadele de burada anlam kazanıyor. Nefis sevgiyi kendisine ister. Gönül sevgiyi Hakk’a bağlamak ister. Nefis “Benim” der. Gönül “Emanet” der. Nefis “Bana ne kazandıracak?” der. Gönül “Beni nasıl güzelleştirecek?” diye sorar. Belki de insanın bütün yolculuğu, bu iki ses arasında geçiyor. Ve sonunda bize düşen, nefsi düşman görmek değil; onu terbiye etmek. Çünkü tasavvufî anlayışta nefis terbiyesi, insanın içindeki arzuları bütünüyle yok etmekten ziyade onları hakikatin ve güzel ahlâkın hizmetine sokma çabasıdır. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Ben bugün aşkı düşündüğümde, artık yalnızca kavuşmayı düşünmüyorum. Aşk bana biraz sabrı hatırlatıyor. Biraz teslimiyeti… Biraz susmayı… Biraz affetmeyi… Biraz da insanın kendi nefsine “Dur!” diyebilmesini… Çünkü bazen en büyük aşk, birine kavuşmak değil; kendi nefsinin seni sürüklediği yerden geri dönebilmektir. Bazen en büyük sevgi, seni kırana kötülükle karşılık vermemektir. Bazen en büyük teslimiyet, kapandığını gördüğün bir kapının önünde Rabbine güvenebilmektir. Ve bazen en büyük vuslat, insanın kendi kalbine yeniden kavuşmasıdır. Dilerim hepimiz sevdiklerimizi sahip olduğumuz şeyler gibi değil, bize emanet edilmiş canlar gibi sevelim. Dilerim kırıldığımızda kalbimizi karartmayalım. Dilerim nefsimiz “Ben” diye yükseldiğinde, gönlümüz bize “Edep” desin. Ve Rabbim bize öyle bir aşk nasip etsin ki; bizi birbirimize esir etmek yerine hakikate yaklaştırsın, bizi birbirimize bağımlı kılmak yerine merhametli kılsın, bizi kendimizden büyütüp gönlümüzü genişletsin. Çünkü belki de gerçek aşkın sırrı şudur: Aşk, insanın kendisini kaybetmesi değil; nefsinin içinden geçerek özünü bulmasıdır. Ve o yolun sonunda insan, kendisine şu soruyu sormaya başlar: “Ben kimi seviyorum?” Sonra biraz daha derine iner. “Bu sevgi beni nereye götürüyor?” İşte cevap burada önemlidir. Eğer sevgi bizi daha merhametli, daha sabırlı, daha dürüst, daha mütevazı ve daha güzel bir insan yapıyorsa… Belki gönül gerçekten aşkın terbiyesinden geçiyordur. Rabbim gönlümüzü nefsimizin esaretinden kurtarsın; sevgimizi muhabbet, ömrümüzü hizmet, yolumuzu hakikat eylesin. Sevgili dostlar… Aşkımız Hakk’a, sözümüz doğruya, gönlümüz insana açık olsun. Selam ve Duâ ile…