Toplum olarak en derin meselelerimizden biri artık ne yalnızca ekonomi ne de siyaset. Asıl sorun, aynı ülkede yaşayıp birbirimizi hissedemememiz. Bakıyoruz ama görmüyoruz, dinliyoruz ama duymuyoruz. Çünkü pek çoğumuz, vicdanı kilitleyen bir aidiyet duygusunun içine sıkışmış durumdayız.
Vicdanı kilitleyen aidiyet, insanı önce düşüncesine değil, tarafına sadık kılar. Doğru; evrensel bir ilke olmaktan çıkar, “bizden gelen” bir cümleye indirgenir. Yanlış ise karşı mahalleden geliyorsa yanlıştır. Aynı söz, aynı davranış, aynı hata… Failin kimliği, hükmün kendisinden daha önemli hâle gelir. Adalet de tam bu noktada anlamını yitirir.
Bu durum yalnızca siyaset sahnesinde yaşanmıyor. Medyada manşetler, sosyal medyada linçler, sokakta ise derin bir sessizlik olarak karşımıza çıkıyor. İnsanlar konuşurken değil, susarken taraf oluyor. Çünkü bir cümle kurmanın bedeli, bazen dışlanmak olabiliyor.
En tehlikeli tarafı ise vicdanı kilitleyen aidiyetin, kişiye sorgulanamaz bir haklılık hissi vermesidir. İnsan yanılabileceğini düşünmez. Kendi mahallesinin yanlışını görmez, başkasının doğrusunu kabul etmez. Böyle bir iklimde empati zayıflık, adalet ise lüks gibi algılanır.
Oysa toplumları ayakta tutan şey, tek seslilik değil; ortak bir vicdanda buluşabilme iradesidir. Aidiyet, insanı güçlendirmelidir; körleştirmemelidir. Bir bağlılık duygusu, başkasının acısını görmez hâle getiriyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, daha sert sloganlar değil; daha açık kalpler. Haklı çıkma yarışını bırakıp, insan kalabilme cesaretini göstermek… Çünkü vicdan kilitlendiğinde, geriye ne hakikat kalır ne de huzur.
Ve belki de en zor ama en gerekli cümle şudur:
“Benim tarafım haksız da olabilir.”
