Uzun bir süredir Türkiye’de rol model denilen şey, emeğin, sabrın ve hak edilmiş saygınlığın karşılığı olmaktan çıktı. Sahneye çıkan, alkışlanan, örnek gösterilen portrelerin büyük bölümü kolay para kazananlar, kolay meşhur olanlar, sonradan görmeler, sırtını güce ya da devlete yaslayanlar ve hak edilmemiş bir saygınlığın gölgesinde dolaşanlardan oluşuyor. Kısacası ekmeksiz, sahici bir üretim yapmayan; alın teri yerine görünürlüğü, liyakat yerine himayeyi, zerafet yerine gösterişi koyan insan tipleri, toplumun önünde ve toplumu yönlendirecek konumda duruyor. Bu tablo tesadüf değil. Yıllar içinde biriken bir alışkanlığın, bir teşvik düzeninin ve bir zihniyet kaymasının sonucu. Ve bu böyle devam edemez. Hele yoksulluk sınırının yüz yirmi üç bin lira gibi bir eşikte konuşulduğu, toplumun çok büyük bir kesiminin geçim derdiyle boğuştuğu, kutuplaşmanın ise neredeyse her konuşmayı taraf tutmaya indirdiği bir dönemde hiç devam edemez.
Rol model, bir toplumun kendine baktığı aynadır. Çocuk hangi davranışı övüldüğünü görürse onu taklit eder. Genç, kimin yükseldiğine bakar ve yolunu ona göre çizer. Yetişkin ise kendi emeğinin karşılık bulup bulmadığına göre ya umudunu korur ya da kısa yoldan vazgeçer. Bugün o aynada görünen manzara bozuk. Kolay para, sanki zekânın ve cesaretin nişanesiymiş gibi sunuluyor. Bir gecede şöhret, sanki emek verilmiş bir birikimin doğal meyvesiymiş gibi alkışlanıyor. Sonradan görme tavır, zarafetin yerini almış durumda; çünkü zarafet yavaştır, gösteriş ise anlıktır. Sırtını güce yaslayan, hukuku eğip büken, adaletin önüne ilişkiyi koyan figür ise çoğu zaman “iş bitirici” diye anılıyor. Hak edilmemiş saygınlık da bunun üzerine geliyor: unvan var, makam var, görünürlük var; fakat gerisinde taşınmış bir yük, verilmiş bir hesap, üretilmiş sahici bir değer yok. Toplum bu portreleri izledikçe, emeğin değersiz, liyakatin gereksiz, haksızlığa “hayır” demenin ise aptallık olduğu hissine kapılıyor.
Bu hissin ekonomik zemini de ağır. Geçim sıkıntısının yaygınlaştığı, sabit gelirlinin alım gücünün eridiği, kiracının ve dar gelirlının her ay yeniden hesap yaptığı bir dönemde insan, uzun vadeli emeğin karşılığını göremeyince kısa vadeli çıkışlara yöneliyor. Kolay para cazip geliyor, çünkü zor para gecikiyor ya da hiç gelmiyor. Kolay şöhret cazip geliyor, çünkü sahici itibar artık kurumlar tarafından korunmuyor. Güce yaslanmak cazip geliyor, çünkü hukuka yaslanmanın bedeli çoğu zaman yalnız kalmak oluyor. Kutuplaşma bu eğilimi daha da keskinleştiriyor. Her taraf kendi dokunulmazını üretiyor, kendi kolay yükselenini kahraman ilan ediyor, karşı tarafın eleştirisini ise otomatik olarak ihanet sayıyor. Böyle bir iklimde zerafet kayboluyor, çünkü zerafet taraf tutmaz; ölçülülük kayboluyor, çünkü ölçülülük alkış getirmez; hukuka bağlılık ise zayıflıyor, çünkü hukuk her iki tarafın da işine gelmediği anda eğilip bükülebiliyor.
Oysa bir toplumun ayakta kalması, kolay kazananların çokluğuna değil, emek sarf edenlerin görünürlüğüne bağlıdır. Liyakat, bir süs değildir. İşin ehline verilmesi, sözün bilene bırakılması, makamın hak edene emanet edilmesidir. Liyakat olmadığı yerde kurum çürür, çürüyen kurum ise vatandaşa “sen ne yaparsan yap, asıl olan ilişki” der. Emek de aynı kapıya çıkar. Emek, yalnızca fiziksel yorulma değildir. Bir işin hakkını vermek, bir sözün arkasında durmak, bir ürünün kalitesinden taviz vermemektir. Ekmeksiz üretim, yani karşılığında gerçek bir değer bırakmayan uğraş, toplumu doyurmaz. Şöhret doyurmaz, unvan doyurmaz, himaye doyurmaz. Doyuran şey, birilerinin gerçekten bir şey üretmesi, bir sorunu çözmesi, bir emaneti korumasıdır.
Bu yüzden yeni rol modellerin taşıması gereken nitelikler de nettir. Önce emek. Görünür olmak için değil, işi bitirmek için yorulan insan. Sonra liyakat. Kendini bağırarak değil, yaptıklarıyla kanıtlayan insan. Sonra zerafet. Zenginleşince kabalaşmayan, makam gelince nazikliği elden bırakmayan, muhatabını küçültmeden söz söyleyebilen insan. Ve en önemlisi, haksızlığa ve hukuksuzluğa hayır diyebilen insan. Bu “hayır”, bağırmak değildir. Bir yanlışın içinde yer almamak, bir haksızlığın örtüsüne ortak olmamak, kendi çıkarı için adaleti eğmemektir. Böyle insanlar her dönemde vardır. Eksik olan, onların örnek gösterilmesi, korunması ve taklit edilmesidir. Sahne kolay paraya ve güce yaslanana kaldıkça, emek veren kenarda kalır. Kenarda kalan ise zamanla ya susar ya da o da kısa yola döner.
Değişim, bir genelgeyle ya da bir kampanyayla olmaz. Rol model yukarıdan ilan edilmez. Toplum hangi davranışı ödüllendirirse, o davranış çoğalır. Okulda not kadar emek anlatılmazsa, medyada skandal kadar sabır gösterilmezse, kamuda liyakat kadar yakınlık işe yaramazsa, evde çocuğa “dürüst ol ama akıllı ol” denirse, tablo değişmez. Değişmesi için üç şeyin aynı anda işlemesi gerekir. Birincisi, emek veren insanın görünür kılınmasıdır. İkincisi, liyakatin bir slogan değil, bir uygulama haline gelmesidir. Üçüncüsü, haksızlığa hayır diyebilenin cezalandırılmaması, yalnız bırakılmaması, en azından saygı görmesidir. Bunlar olmadığı sürece yeni portreler de eskilerin yerini alır ve aynı döngü sürer.
Türkiye’nin bu dönemde ihtiyaç duyduğu şey, daha gürültülü kahramanlar değildir. Daha çok alkışlanan, daha çok konuşan, daha çok taraf toplayan figürler de değildir. İhtiyaç duyulan, ekmeğini emeğinden çıkaran, sözünün arkasında duran, zerafetini makamla değiştirmeyen ve hukuksuzluğa ortak olmayan insanlardır. Bunlar rol model oldukça, kolay para cazibesini kaybeder. Kolay şöhret geçici görünür. Sırtını güce yaslamak ise ayıp sayılır. O ayıp yerleşmeden, o saygı hak edilmeden, toplumun önündeki sahne değişmez. Değişmesi ise geciktirilecek bir lüks değildir. Çünkü rol model bozulunca yalnızca ahlak bozulmaz. Çalışmanın anlamı, adaletin itibarı ve geleceğe dair umut da birlikte aşınır. Bunun tersine çevrilmesi, nutukla değil, kimin yükseldiğinin, kimin korunduğunun ve kimin örnek gösterildiğinin değişmesiyle mümkündür. Ve bu değişim, bugün konuşulması gereken tek acil meselelerden biridir.

Yorumlar
Yazarın yazısı hakkındaki görüşlerinizi paylaşın