Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Ama her sorunu o kaygının potasında eritmek, ülkenin doğasını tahrip eder.
Güvenlik kaygısı son derece meşru ve haklı bir kaygıdır. Bunu baştan söylemek zorundayız. Çünkü bu cümleyi kurmadan yapılan her itiraz, ya naiflikle ya da kötü niyetle damgalanır. Oysa mesele güvenlik kaygısının varlığı değildir. Mesele, bu kaygının bütün bir hayatın üstüne örtülmesi, her sorunun anası haline getirilmesi ve sonunda liyakatin pasifize edilmesidir.
Her ülke güvenlik kaygısı nedeniyle önlemler alır. Sınırını korur, istihbarat üretir, kamu düzenini kollar, örgütlü suçla, casuslukla, terörle mücadele eder. Bunlar hayal ürünü değildir. Devletsiz güvenlik olmaz, güvenliksiz de huzur olmaz. Bu yüzden güvenlik kaygısını küçümsemek ciddi bir tutum değildir. Küçümsenen şey çoğu zaman kaygının kendisi değil, kaygıyı yöneten aklın sığlığıdır.
Ama var olan sorunları ya da sorunu sadece güvenlik kaygısı potasında eritirseniz ve sorunların anası olarak tarif ederseniz, sorunun esas kaynağını ıskalamış olursunuz. Ekonomi güvenlik dosyası olur. Üniversite sadakat testi olur. Yerel iktidar iç cephe olur. Medya istihbarat uzantısı olur. Sanat şüpheli faaliyet olur. Toplumsal örgütlenme potansiyel tehdit olur. Sorun çözülmez. Sorun görünmez kılınır. Görünmez kılınan sorun ise ortadan kalkmaz; derinleşir, yayılır ve bir süre sonra gerçek güvenlik zafiyetinin ta kendisine dönüşür.
POTA ISINDIĞINDA NE OLUR
Güvenlikleştirme denen şey tam olarak budur. Bir meseleyi olağan siyasetin içinden çekip “beka” diye çerçevelediğiniz anda tartışma durur. Delil ikinci plana düşer. Alternatif politika lüks hale gelir. Eleştiren kişi rakip olmaktan çıkar, risk haline gelir. Risk haline gelen kişi de artık liyakatle ölçülmez. Güvenilirlikle ölçülür. Güvenilirlik de pratikte çoğu zaman şu soruya indirgenir: Bize yakın mı? Bize sadık mı? Örtünün altında mı, dışında mı?
Belki aldığınız önlemlerle güvenlik kaygısını gidermiş olursunuz. Sokak daha sessiz görünebilir. Manşetler daha homojen olabilir. Kurumlar daha “hizalı” durabilir. Ama hangi bedellerle yaptığınız çok can acıtıcı olabilir. Çünkü sessizlik güvenlik değildir. Hizalanma ehliyet değildir. Homojenlik de birliğin kanıtı değildir. Bazen bunlar yalnızca korkunun, çıkarın ve suskunluğun ortak ürünüdür.
Bedel hemen faturaya yazılmaz. Yıllara yayılır. Önce nitelikli insan konuşmayı bırakır. Sonra işini bırakır. Sonra ülkeyi bırakır. Kalanlar arasında en gürültülü olanlar değil, en uyumlu olanlar yükselir. Uyum, bir süre sonra yeteneğin yerini alır. Yeteneğin yerini alan uyum ise kurumları ayakta tutmaz; kurumları teslim alır.
LİYAKAT NASIL PASİFİZE EDİLİR
Güvenlik kaygısı mücadelesi zaman içerisinde liyakati pasifize eder ve sadece sadıklar örgütlemesi üretir. Bu durum ülkenin doğasını tümüyle tahrip eder. Ülkenin doğası derken coğrafyayı kastetmiyorum. Bir toplumun nasıl nefes aldığıdır doğa. Kim konuşabilir, kim yükselebilir, kim cezalandırılır, kim ödüllendirilir, gerçek nasıl söylenir, hata nasıl itiraf edilir… Bunlar bir ülkenin iklimidir. O iklim bozulunca yalnızca kadrolar değişmez. İnsan tipi değişir.
Liyakat, bir görevin ehline verilmesidir. Bilgi, beceri, tecrübe, ahlak ve sorumluluk duygusu. Sadakat ise bağdır. Bağın kendisi kötü değildir. Asıl mesele bağın nereye kurulduğudur. Sadakat anayasaya, hukuka, göreve ve millete ise bu, liyakatin parçasıdır. Silah taşıyan, sır taşıyan, kamu gücünü kullanan insan belirsiz bir bağlılıkla bırakılamaz. Ama sadakat kişiye, partiye, tarikata, hemşehri ağına, çıkar halkasına ya da bir örtüye ise bu, kurumu içeriden çökertir.
İkinci tür sadakat kısa vadede yönetenlere rahatlık verir. Soru sorulmaz. Emir yürümez gibi görünmez, yürür. Kriz anında herkes aynı dili konuşur. Fakat o dilin içinde gerçek tehdit çoğu zaman kaybolur. Çünkü sadık ama ehil olmayan kadro tehdidi doğru okumaz. Doğru okusa da söylemez. Söylese de uygulayamaz. Uygulasa da hesabını veremez. Böylece güvenlik diye kurulan yapı, güvenlik üretemez hale gelir. Ürettiği şey yalnızca kendi bekasıdır.
Bu noktada şu ayrımı net koymak gerekir. Devlet kurumlarında salt teknik yeterlilik yetmez. Hukuka bağlılık da bir yeterliliktir. Sorun “sadakat” kelimesinin kendisi değildir. Sorun sadakatin nesnesinin kaymasıdır. Nesne kayınca ölçü kayar. Ölçü kayınca atama kayar. Atama kayınca kurum kayar. Kurum kayınca ülke, farkına varmadan kendi içini boşaltır.
DİKEY VE YATAY TESLİMİYET
Akademik dünya, medya, ekonomi, sanat, siyaset, yerel iktidar ve toplumsal örgütlenme hem dikey hem de yatay olarak liyakatsizliğe teslim olur. Bu cümle abartı değildir. Çünkü güvenlik potası yalnızca emniyet ve istihbaratla sınırlı kalmaz. Potanın ısısı her alana yayılır.
Dikey teslimiyet yukarıdan aşağıya işler. Tepe, kendisine benzeyeni seçer. Seçilen, bir altını kendisine benzeyenden seçer. Bir süre sonra kurumun omurgası yetkinlik değil, yakınlık olur. Yakınlık da liyakatin yerini alınca, her kademe bir öncekinin zayıf kopyası haline gelir. Bu, yalnızca yanlış atama değildir. Yanlışın sistematize edilmesidir. Yanlış atanan kişi bir sonraki yanlışı atar. Eleştiren dışlanır. Suskun ödüllendirilir. Vasat çoğalır.
Yatay teslimiyet daha sinsi işler. Aynı kuşak, aynı çevre, aynı dil, aynı korku ve aynı çıkar, yan yana duran kurumları birbirine bağlar. Üniversite medyayı doğrular. Medya siyaseti taşır. Siyaset yerel iktidarı biçimlendirir. Yerel iktidar toplumsal örgütlenmeyi ehlileştirir. Ekonomi bu zincire yaslanır. Sanat ya susar ya da süs olur. Böylece tek bir merkezin emri olmadan da bütün bir hayat aynı istikamette hizalanır. Bu, görünür bir baskıdan daha tehlikelidir. Çünkü insanlar çoğu zaman zorlandıklarını değil, uyum sağladıklarını düşünürler.
Akademide liyakat düşerse bilgi üretimi düşer. Medyada liyakat düşerse gerçek haber değil, güvenli anlatı çoğalır. Ekonomide liyakat düşerse sermaye ehliyeti değil, yakınlığı ödüllendirir. Sanatta liyakat düşerse eser değil, onay aranır. Siyasette liyakat düşerse temsil değil, sadakat örgütlenir. Yerel iktidarda liyakat düşerse şehir yönetilmez, paylaşılır. Toplumsal örgütlenmede liyakat düşerse vatandaş değil, yığın kalır.
SADAKAT ÖRTÜSÜ VE ÇÜRÜME
Sadakat örtüsünü kullanan yığınlar her şeyi çürütmeye başlarlar. Örtü kelimesi burada tesadüf değildir. Çünkü bu yığınlar çoğu zaman açıkça “ben liyakatsizim” demezler. Tam tersine en yüksek kelimeleri kullanırlar. Vatan derler. Millet derler. Beka derler. Devlet derler. Ama bu kelimelerin altına kendi kadrolaşmalarını, kendi çıkarlarını, kendi korkularını ve kendi vasatlıklarını gizlerler.
Örtü işe yarar. Çünkü örtünün altında eleştiri ihanete yakın durur. Soru, zaaf gibi görünür. Farklı görüş, risk gibi kodlanır. Yetkin insan, “kontrol edilemez” olduğu için şüpheli hale gelir. Kontrol edilebilen insan ise ehil olmasa da makbuldür. Böyle bir iklimde en tehlikeli tip, işini bilen ama boyun eğmeyen insandır. En makbul tip ise işini yarı bilen ama tam teslim olan insandır.
Çürüme gürültülü olmaz. Önce dil çürür. Her şey güvenlik olur. Her itiraz hadsizlik olur. Her hata münferit olur. Her başarı ise önderliğin eseri olur. Sonra usul çürür. Kurallar kişilere göre esner. Denetim dostlara işlemez. Hesap sormak cesaret, hesap vermek zayıflık sayılır. Sonra insan çürür. Dürüstlük naiflik, liyakat kibir, susmak hikmet haline gelir. En sonunda kurum çürür. Kurum ayaktadır ama iş görmez. Tabela durur, işlev gider.
Bu çürümenin en ağır sonucu şudur: Devlet, tehdidi savuşturmak yerine tehdit anlatısı üretmeye başlar. Anlatı üretmek ile tehdidi savuşturmak aynı iş değildir. Anlatı, içerdeki sadakati tahkim eder. Gerçek güvenlik ise dışardaki ve içerdeki asıl tehlikeyi doğru teşhis etmeyi gerektirir. Teşhis bozulunca önlem de bozulur. Önlem bozulunca ülke kendini koruduğunu sanırken aslında kendini zayıflatır.
GEÇİCİ SÜKÛNET, KALICI ZAFİYET
Güvenlik hissi bazen artar. Bu inkar edilemez. İnsanlar bir süre daha az konuşulan sokakları, daha sıkı tutulan kapıları, daha tek sesli ekranları emniyet sanabilir. Oysa emniyet, korkunun yayılmasıyla değil, hayatın öngörülebilir hale gelmesiyle doğar. İnsan, yarınının tek bir keyfi kararla altüst olmayacağını bildiğinde güvende hisseder. Hakkının kim olduğuna göre değişmeyeceğini bildiğinde güvende hisseder. Çocuğunun geleceğini liyakatle kurabileceğini bildiğinde güvende hisseder.
Bu yüzden güvenlik kaygısını gidermek ile ülkeyi güvende kılmak aynı şey değildir. Birincisi bazen zorla, bazen korkuyla, bazen kadrolaşmayla yapılabilir. İkincisi ancak kurumlarla yapılır. Kurum da ehil insan ister. Ehil insan ise ancak ölçüsü bozuk olmayan bir seçim düzeninde yetişir ve yerini bulur. Seçim düzeni sadakat örtüsüne teslim olmuşsa, “bundan sonra liyakatli olalım” temennisi kalır. Temenni kurum üretmez. Temenni kadro da üretmez.
Tarih bu mekanizmayı defalarca göstermiştir. Kısa vadede sadıklar örgütlemesi iktidarı rahatlatır. Uzun vadede devleti körleştirir. Körleşen devlet ise en çok güvenlik alanında hata yapar. Çünkü güvenlik, en az hataya tahammül edilen alandır. Yanlış mühendis bir köprüyü zayıflatır. Yanlış hekim bir hayatı tehlikeye atar. Yanlış yargıç bir hakkı çiğner. Yanlış güvenlik kadrosu ise bütün bunları birden mümkün kılan zemini çökertir.
BERTARAF ETMENİN TEK YOLU
Bu nedenle güvenlik kaygısı ancak her alanda liyakatlı kadrolarla inşa edilerek bertaraf edilebilir. Bu cümle bir slogan değildir. Bir teşhisin sonucudur. Güvenliği yalnızca güvenlikçilerle kuramazsınız. Güvenlik, akademik dünyanın doğruyu söyleyebildiği, medyanın gerçeği yazabildiği, ekonominin ehliyeti ödüllendirdiği, sanatın korkmadan düşünebildiği, siyasetin yeteneği taşıyabildiği, yerel iktidarın şehri yönetebildiği ve toplumsal örgütlenmenin yurttaş üretebildiği bir zeminde kalıcı olur.
Liyakatli kadro kendiliğinden doğmaz. Liyakati ölçen bir sistem olmadan “iyi insanlar gelsin” demek yetmez. Atama nesnel olacak. Yükselme performansa bakacak. Görevde kalma sadakat örtüsüne değil, işin sonucuna bağlanacak. Denetim dostu da yabancıyı da aynı tartacak. Eleştiri hakaret değil, düzeltme imkânı sayılacak. Hata örtülmeyecek, onarılacak. Bu olmadan güvenlik mücadelesi, mücadele ettiği zafiyeti kendi eliyle büyütür.
Sadakat ile liyakati karşı karşıya koymak da yanlıştır. Asıl olan ilkeye sadık, işe ehil kadrolardır. Liyakatsiz sadakat biat üretir. Sadakatsiz liyakat ise dağınıklık üretebilir. Sağlıklı olan, bağın kişiye değil hukuka kurulması, ehliyetin ise pazarlık konusu edilmemesidir. Güvenlik kurumları buna en çok muhtaçtır. Ama yalnızca onlar değil. Bir ülkenin bütün dokusu buna muhtaçtır.
Çünkü ülke, yalnızca sınırlarıyla ayakta durmaz. Ülke, doğru insanın doğru işe gelmesiyle ayakta durur. O bağ koptuğunda güvenlik kaygısı bitmez. Tam tersine çoğalır. Çoğaldıkça daha çok önlem ister. Daha çok önlem, daha çok sadık ister. Daha çok sadık, daha az ehil insan bırakır. Bu döngü bir kez kapanınca, potanın ateşi sönmez. Potanın kendisi hayat olur.
Oysa hayat pota değildir. Sorunlar eritilmek için değil, anlaşılmak ve çözülmek için vardır. Güvenlik kaygısı meşrudur. Haklıdır. Vazgeçilmezdir. Ama onu her şeyin anası haline getirdiğiniz anda, korumak istediğiniz ülkenin doğasını elinizle bozarsınız. Korunan şey ülke olmaktan çıkar. Korunan şey, örtünün altındaki düzen olur.
Asıl güvenlik, korkunun örgütlenmesi değildir. Asıl güvenlik, liyakatin her alanda yeniden inşa edilmesidir. Bunu yapabilirseniz güvenlik kaygısı yok olmaz; yerini bulur. Yerini bulan kaygı yıkıcı olmaktan çıkar. Ölçülü olur. Akıllı olur. Ehliyetli olur. O zaman ülke kendini yalnızca savunmaz. Ülke kendini taşır.