Bir ülkenin ekonomisi yalnızca fabrikalarla, yollarla, binalarla ya da açıklanan büyüme rakamlarıyla gelişmez. Ekonominin en önemli sermayesi güvendir. Güvenin olduğu yerde yatırımcı cesaretle hareket eder, iş insanı yeni yatırımlar yapar, vatandaş ise geleceğine daha umutla bakar. Bu nedenle demokrasi, hukuk ve ekonomi birbirinden ayrı düşünülemeyecek üç önemli unsurdur. Bugün dünyada yatırımcıların bir ülkeyi tercih ederken dikkat ettiği konuların başında hukuki güven ve öngörülebilirlik geliyor. Yatırımcı yalnızca ne kadar kazanacağını değil, yaptığı yatırımın güvende olup olmadığını, olası bir anlaşmazlıkta haklarını hangi güvencelerle arayabileceğini de bilmek istiyor. Kuralların açık, kurumların güvenilir ve hukuki süreçlerin öngörülebilir olması, yatırım kararlarında büyük önem taşıyor. Burada üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de hukukun herkes için eşit ve adil şekilde işlemesidir. Toplumun her kesimi, ekonomik gücü, makamı veya sosyal konumu ne olursa olsun aynı hukuki güvencelere sahip olduğunu hissetmelidir. Çünkü adalete duyulan güven yalnızca bireylerin değil, devletin ve ekonominin de en önemli dayanaklarından biridir. Türkiye’nin hukuk alanında elde ettiği birikimi daha da güçlendirmesi, kurumlara duyulan güveni artırması ve vatandaşın adalet beklentisini en iyi şekilde karşılaması hepimizin ortak yararınadır. Bunun en somut örneklerinden birini bugün Türkiye’nin gündemindeki fon krizi üzerinden görüyoruz. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonu tasfiye sürecine alındı. Açıklanan rakamlara göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Yani mesele birkaç büyük yatırımcının yaşadığı bir sorun değil, öğretmeninden emeklisine, doktorundan esnafına, memurundan özel sektör çalışanına kadar yüz binlerce insanın birikimini ilgilendiren ciddi bir güven meselesidir. Bu insanların önemli bir bölümü parasını enflasyon karşısında korumak, ev almak, çocuklarını evlendirmek, emekliliğini güvence altına almak veya yıllarca çalışarak kazandığı parayı geleceğe taşımak amacıyla fonlara yatırdı. Kimisi kıdem ve ihbar tazminatını, kimisi emeklilik birikimini, kimisi ev almak için yıllardır biriktirdiği parasını bu sistemlere emanet etti. Ancak fonların tasfiye sürecine alınmasıyla birlikte birçok yatırımcı parasına erişememe ve birikiminin ne kadarını, ne zaman geri alabileceğini bilememe endişesi yaşadı. Bir düşünelim: Yıllarca çalışmış, işinden ayrılırken aldığı tazminatı geleceği için değerlendirmiş bir vatandaşın parasına ulaşmakta zorlanması ne demektir? Evlilik hazırlığı yapan genç bir çiftin yuva kurmak için biriktirdiği paranın belirsizliğe sürüklenmesi ne demektir? Emekli bir insanın yıllarca çalışarak elde ettiği birikiminin akıbetini öğrenmek için açıklama beklemesi ne demektir? Bunlar yalnızca finansal tabloların içindeki rakamlar değildir. Her birinin arkasında bir hayat, bir aile, bir emek ve ertelenen hayaller vardır. Elbette tasfiye süreciyle ilgili bazı ödemelerin başladığı ve 30 Ekim itibarıyla 71 bin 899 hesaba nakdi ve ayni toplam 68 milyar liralık tasfiye ödemesi gerçekleştirildiği açıklandı. Fon sayısının da 131’den 38’e gerilediği bildirildi. Bu gelişmeler önemlidir. Ancak yüz binlerce yatırımcının etkilendiği bir süreçte vatandaşların düzenli bilgilendirilmesi, kalan ödemelerin takviminin netleştirilmesi ve mağduriyetlerin mümkün olan en kısa sürede giderilmesi büyük önem taşıyor. Burada sorulması gereken bazı önemli sorular var: Bu fonlar nasıl bu kadar büyüdü? Riskler zamanında değerlendirildi mi? Denetim mekanizmaları yeterince etkin çalıştı mı? Yatırımcıların parasına erişmekte zorlanacağı bir noktaya gelinmeden önce hangi önlemler alınabilirdi? Bu soruların şeffaflıkla cevaplanması, varsa ihmallerin ortaya çıkarılması ve sorumlulukların hukuki çerçevede belirlenmesi gerekiyor. Çünkü vatandaşın beklentisi yalnızca parasını geri almak değil, benzer olayların bir daha yaşanmaması için gerekli güvencelerin oluşturulmasıdır. Bu tür gelişmelerin bir de siyasi ve toplumsal sorumluluk boyutu bulunuyor. Sayın Cumhurbaşkanı’mızın ortaya koyduğu ekonomik hedefler, yatırım ve istikrar mesajlarının sahada karşılık bulması gerekiyor. Ancak bu hedeflerle uyumlu hareket etmeyen uygulamalar, görevini gerektiği gibi yerine getirmeyen yöneticiler veya vatandaşın güvenini zedeleyen davranışlar, Cumhurbaşkanı’nımızı da toplum karşısında zor durumda bırakabiliyor. Açık konuşmak gerekirse, Cumhurbaşkanı’mızın güven ve istikrar adına ortaya koyduğu hedeflerin aksine hareket edenlerin tutumu, ona yapılabilecek en büyük siyasi haksızlıklardan biridir. Çünkü vatandaş yaşadığı mağduriyetin çözümü için doğal olarak devletin en üst makamından da beklenti içine giriyor. Bir kurumda yaşanan aksaklık, bir yöneticinin ihmali veya gerekli denetimin zamanında yapılamaması, yalnızca o kurumun itibarını değil, ülke yönetimine duyulan güveni de etkileyebiliyor. Cumhurbaşkanı’nımıza destek olmak yalnızca güzel sözler söylemekle, kürsülerden bağlılık mesajları vermekle olmaz. Asıl destek, ortaya konulan hedefleri hayata geçirmek, vatandaşın hakkını korumak, devlet kurumlarına güveni güçlendirmek ve adaletin herkes için eşit işlemesine katkı sunmaktır. Bu hedeflerin aksine hareket edenler, farkındalar mı bilmem ama en büyük zararı Cumhurbaşkanı ‘mıza vermekteler. Aslında mesele sadece fonlarla sınırlı da değildir. Bir ülkede vatandaş parasını yatırırken, iş insanı yeni bir işletme kurarken, yabancı yatırımcı milyonlarca dolarlık yatırım planı yaparken aynı sorulara cevap arar: Yatırımım güvende olacak mı? Kurallar herkes için aynı şekilde uygulanacak mı? Bir anlaşmazlık yaşarsam hakkımı adil bir şekilde arayabilecek miyim? Bu sorulara verilen güven verici cevaplar, ekonomik gelişmenin de önünü açar. Elbette her ülkede ekonomik sorunlar, finansal anlaşmazlıklar ve çeşitli mağduriyetler yaşanabilir. Önemli olan bu sorunlardan ders çıkarmak, kurumları daha güçlü hale getirmek, denetim mekanizmalarını geliştirmek ve vatandaşın güvenini yeniden pekiştirmektir. Güçlü kurumlar, şeffaf denetim, tarafsız yargı ve hesap verebilir bir yönetim anlayışı bu noktada büyük önem taşır. Demokrasi de yalnızca seçimlerden ibaret değildir; vatandaşın sesini duyurabilmesi, kurumların denetlenebilmesi ve herkesin hakkını özgürce arayabilmesidir. Türkiye’nin ekonomik olarak daha güçlü bir noktaya ulaşması, yerli ve yabancı yatırımcıya güven vermesi, üretimini ve istihdamını artırması için bu güven ortamını daha da sağlamlaştırması gerekiyor. İnsanlar birikimlerini ülkelerinde değerlendirmekten çekinmemeli, girişimciler geleceğe güvenle bakabilmeli, yatırımcılar da karşılaşacakları hukuki süreçlerin öngörülebilir olduğuna inanmalıdır. Unutmayalım ki yatırımcı sadece kazancına değil, güvene de bakar. Bir ülkede vatandaşın hakkı korunuyor, kurumlar şeffaf çalışıyor ve hukuk herkese eşit güvence sunuyorsa orada yatırımın da üretimin de önü açılır. Çünkü ekonomi yalnızca parayla değil, güvenle büyür. Bugün ihtiyacımız olan şey sadece ekonomik rakamların yükselmesi değil, insanların yarına daha umutla bakabilmesidir. Bunun yolu da kurumları güçlendirmekten, adalete duyulan güveni artırmaktan ve herkesin kendisini eşit hukuki güvenceler altında hissetmesini sağlamaktan geçiyor. Çünkü demokrasi güveni, hukuk adaleti, adalet de ekonominin geleceğini inşa eder. Sayın Cumhurbaşkanı’mıza gerçek destek, ortaya koyduğu hedeflerin hayata geçirilmesine katkı sunmak, vatandaşın güvenini korumak ve Türkiye’nin hukuk, ekonomi ve demokrasi alanındaki kazanımlarını daha ileriye taşımaktır.
HUKUK GÜVENİ OLMADAN EKONOMİ GÜÇLENMEZ
Mehmet ÇELİK Yazdı...
Yayınlanma: 03 Kasım 2026 15:5143 gösterim
Yazıyı Dinle0:00 / 6:05

Yorumlar
Yazarın yazısı hakkındaki görüşlerinizi paylaşın