Köşe Yazarı
Güleser Nar KIRŞAN

Güleser Nar KIRŞAN

Tüm Yazıları
Yazar Yazısı•Güleser Nar KIRŞAN

GEZEGENLER RETRODA, VİCDANLAR NEREDE?

Güleser Nar Kırşan Yazdı...

Yayınlanma: 17 Ekim 2026 23:489 gösterim
Yazıyı Dinle0:00 / 6:06

Günaydın demek bile bazen cesaret istiyor… Her sabah yeni bir olumsuz habere uyanıyoruz. Bir gün dolandırıcılık, ertesi gün yolsuzluk, başka bir gün insanların iyi niyetini, inancını ve çaresizliğini sömürenlerin hikâyeleri… Ülkenin kaynaklarını kendi çıkarları için kullananlar, yurt dışına kaçırılan paralar, bitmek bilmeyen adaletsizlikler… İnsan ister istemez soruyor: Bu ülkede dürüst kalmak neden bu kadar zorlaştı? Sanki herkes bir başkasının cebinde, herkes bir başkasının hayatında. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Üstelik artık yalnızca paramız değil; güvenimiz, merhametimiz, inancımız ve insanlığımız da hedefte. Bana kalırsa yaşadığımız şey yalnızca ekonomik bir kriz değil. Çok daha derin, çok daha tehlikeli bir toplumsal ahlak erozyonu. Çünkü dolandırıcılık yalnızca bir insanın parasını almak değildir. Onun geleceğe dair umutlarını, insanlara duyduğu güveni ve bazen de hayata tutunduğu son dalı kırmaktır. Daha da acısı, bütün bunların kimi zaman dinin, vicdanın ve merhametin arkasına saklanarak yapılmasıdır. İnanç, insanı iyiliğe ve doğruluğa çağırması gerekirken bazı insanların elinde bir sömürü aracına dönüşebiliyor. Dinî değerler üzerinden güven kazanılıyor, insanların vicdanına sesleniliyor, yardımlaşma duyguları istismar ediliyor. Oysa inanç sömürünün değil, vicdanın; merhamet istismarın değil, insanlığın yanında olmalıdır. Bir de ekonomik olarak zor durumda olan insanlar var… Geçim sıkıntısıyla boğuşan, borçlarını ödemeye çalışan, çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak isteyen insanlar… İşte tam da bu çaresizlik, bazıları için bir kazanç kapısına dönüşüyor. İnsanların umutları pazarlanıyor. Kolay kazanç vaatleriyle, sahte yardım kampanyalarıyla, dinî ve duygusal söylemlerle insanlar kandırılıyor. Yoksulluk bir insanın suçu değildir. Ama yoksulluğu sömürmek, insanlığın en büyük ayıplarından biridir. Peki bütün bunların toplum üzerindeki psikolojik karşılığı ne? Güvensizlik… Hem de insanın ruhuna kadar işleyen bir güvensizlik. Çünkü insan doğası gereği güvenmek ister. Birilerine inanmak, gerektiğinde yaslanmak, zor zamanlarında bir elin kendisine uzanacağını bilmek ister. İnsan, sürekli şüphe ederek yaşayabilecek bir varlık değildir. Ama bugün öyle bir noktaya geldik ki birisi yardım istediğinde önce şüphe ediyoruz. Birisi iyilik yaptığında arkasında başka bir amaç arıyoruz. Birisi samimi davrandığında bile içimizden bir ses, “Acaba?” diye fısıldıyor. Ve belki de toplumsal çöküş tam burada başlıyor. İnsanların kötülük yapmasından daha korkutucu olan, iyiliğe duyulan güvenin kaybolmasıdır. Benim en büyük korkum da bu… Bir gün gerçekten yardıma ihtiyacı olan bir insanın kapımızı çalması ve bizim artık ona inanamayacak hâle gelmemiz. Gerçekten aç olan bir çocuğun, gerçekten çaresiz kalan bir annenin, gerçekten desteğe ihtiyacı olan bir insanın; başkalarının yaptığı dolandırıcılıkların bedelini ödemesi… Düşünebiliyor musunuz? Birileri insanların merhametini sömürdüğü için gün gelecek, merhamet göstermekten korkacağız. Birileri inancı istismar ettiği için samimi inanç sahiplerine şüpheyle bakacağız. Birileri güvenimizi kötüye kullandığı için belki de gerçekten güvenebileceğimiz insanları hayatımızdan uzaklaştıracağız. İşte asıl kayıp burada. Çünkü bir toplumun yalnızca ekonomik kaynakları tükenmez. Güven duygusu da tükenir. Merhameti de yorulur. Vicdanı da yaralanır. Üstelik bütün bunların ruhsal bir karşılığı vardır. Sürekli olumsuz haberlere maruz kalmak, insanların birbirine duyduğu güvenin azalması, ekonomik belirsizlikler ve adaletsizlik algısı; zamanla toplumsal kaygıyı, öfkeyi, tükenmişliği ve umutsuzluğu besler. İnsanlar yalnızca geçim sıkıntısıyla değil, artık birbirlerine güvenememenin yorgunluğuyla da mücadele ediyor. İnsanın ruhsal dayanıklılığında güven duygusunun ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Güven yalnızca iki insan arasındaki bir bağ değildir. Aynı zamanda insanın dünyayı güvenli bir yer olarak algılayabilmesinin temelidir. Bu temel sarsıldığında insan yalnızca başkalarından değil, zamanla kendi kararlarından da şüphe etmeye başlar. Ve işin en üzücü tarafı şu: Bütün bu yaşananlara rağmen içimizde hâlâ temiz kalmaya çalışan bir taraf var. Hâlâ inanmak istiyoruz. Hâlâ bir insanın gözlerine bakıp onun doğru söylediğini düşünmek istiyoruz. Hâlâ iyiliğin karşılıksız yapılabileceğine, vicdanın satın alınamayacağına, insanlığın tamamen kaybolmadığına inanmak istiyoruz. Çünkü insan olmak biraz da budur. Kırılmasına rağmen güvenmeyi istemek, hayal kırıklığına uğramasına rağmen iyilikten vazgeçmemek… Ancak burada kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: İyi kalabilmek için daha kaç kez kandırılmamız gerekiyor? Elbette iyilik saf olmak değildir. Merhamet, sorgulamadan inanmak anlamına gelmez. Güvenmek de insanın kendi sınırlarını ortadan kaldırması değildir. Belki de artık öğrenmemiz gereken şey, iyiliğimizi kaybetmeden daha bilinçli olabilmek. Çünkü kötü insanların varlığı, iyi insanların iyilikten vazgeçmesini gerektirmemeli. Gelelim şu ahlak meselesine… Sanırım artık her eve, her kuruma, her makama birer ahlak bekçisi atanması gerekiyor! Ama önce o bekçilerin de ahlakından emin olmak şart. Çünkü ahlak, başkalarının yaşam biçimini denetlemek değildir. Ahlak, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalabilmektir. Bir insanın ne giydiğine, nasıl yaşadığına, neye inandığına karışmak kolaydır. Zor olan, kendi çıkarları söz konusu olduğunda bile doğruluktan vazgeçmemektir. Ahlak, başkasının hayatında kusur aramak değil, kendi vicdanında hesap verebilmektir. Ve sanırım bizim en çok ihtiyacımız olan şey de tam olarak bu: Kendi vicdanına hesap verebilen insanlar. Bir de şu Merkür ve Venüs retrosu meselesi var… Bitmek üzere oldukları söyleniyor. Bitseler de gitseler artık! Belki gökyüzündeki karmaşayla birlikte yeryüzündeki gerginlik de biraz hafifler. İnsanlar biraz sakinleşir, birbirine biraz daha anlayışla yaklaşır. Gerçi memleketin bütün sorunlarını gezegenlere yüklemek de haksızlık olur. Dolandırıcılığın, vicdansızlığın, adaletsizliğin sorumlusu Merkür değil sonuçta! Venüs de insanların ahlakından sorumlu tutulamaz. Bizim asıl ihtiyacımız retro bitişi değil; biraz vicdan, biraz adalet, biraz dürüstlük ve belki de en önemlisi, biraz utanma duygusu… Çünkü bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomisi, teknolojisi ya da sahip olduğu zenginlikler belirlemez. O toplumun birbirine ne kadar güvenebildiği, güçsüz olanı ne kadar koruyabildiği ve yanlış karşısında ne kadar ses çıkarabildiği de belirler. Ben hâlâ iyi insanların varlığına inanıyorum. Hâlâ karşılıksız uzatılan bir elin, samimi bir sözün, vicdanlı bir davranışın dünyayı değiştirebileceğini düşünüyorum. Ama bir şeyi de biliyorum: Bir toplumda kötülük sıradanlaştığında, iyilik yapmak cesaret; dürüst kalmak ise neredeyse bir direniş hâline gelir. Dilerim bir gün yeniden insanlara güvenmenin bu kadar zor olmadığı sabahlara uyanırız. Dilerim gerçekten yardıma ihtiyacı olan hiç kimse, başkalarının sahtekârlıkları yüzünden yalnız bırakılmaz. Ve dilerim insanlığımızı korumak için sürekli kendimizi savunmak zorunda kalmayız. Neyse… Gezegenler bir şekilde yoluna girer de insanlar ne zaman girer, işte asıl mesele bu! Belki de önce gökyüzünün değil, kendi vicdanımızın hareketlerini takip etmeliyiz. Çünkü bazen en büyük tutulma gökyüzünde değil, insanın vicdanında yaşanır. Huzurlu, vicdanlı ve güven dolu sabahlara…

Bu yazıya tepkiniz:

En fazla 3 ifade bırakabilirsiniz

Toplam tepki: 0

Paylaş:

Yazarın Diğer Yazıları

Tümü