Bir zamanlar “Bu gençlik nereye gidiyor?” diye bir yazı yazmıştım ve sormuştum, aslında cevabı bu kadar ağır, bu kadar sarsıcı almak istemezdik. Bugün ise sorunun kendisi bile değişti. Artık sadece yönünü değil, içindeki kırılmayı, öfkeyi ve kaybı konuşuyoruz.
Çünkü artık ortaokul sıralarında oturan, elinde kalem olması gereken çocukların elinde öfke var. Kimi zaman bu öfke sözle, kimi zaman davranışla, kimi zaman da hepimizi dehşete düşüren haberlerle karşımıza çıkıyor. Öğretmenine, arkadaşına zarar verebilecek bir noktaya gelen çocuklar… Bu tabloyu sadece “suç” kelimesiyle açıklamak yetersiz kalır. Bu, çok daha derin bir çöküşün yüzeye vurmuş hâlidir.
Bir öğretmen olarak sınıfta göz göze geldiğim o çocukların iç dünyasını düşünüyorum. Bir terapist olarak ise o davranışların ardındaki sessiz çığlığı… Çünkü hiçbir çocuk doğuştan şiddet taşımaz. Şiddet öğrenilir, birikir ve en sonunda taşar.
Peki ne oldu?
Evlerde iletişim azaldı. Aynı sofrada oturup birbirinin gözünün içine bakarak konuşan aileler, yerini aynı odada farklı ekranlara bakan bireylere bıraktı. Çocuk, anlaşılmadığını hissettikçe içine kapandı. Duygularını ifade edemeyen her birey gibi o da biriktirdi. Ve biriken her duygu, doğru ifade yolu bulamazsa yanlış bir yoldan çıkar.
Okullar ise sadece akademik başarıya odaklanırken, duygusal gelişim çoğu zaman arka planda kaldı. Oysa bir çocuğun kalemi düzgün tutması kadar, öfkesini nasıl tutacağını öğrenmesi de hayatiydi. Bizler sınavlara hazırladık ama hayata hazırlamayı zaman zaman ihmal ettik.








